Perşembe, 27 Temmuz 2017

Biz Kimiz? Suçumuz Ne? – Ebu Muhammed el-Makdisi

abu-muhammad-al-maqdisi

Şeyh Ebu Muhammed el-Makdisi’nin “Allah’ın Musa’yı kurtarıp düşmanlarını helak ettiği gün” yazdığı mektubundan alıntıdır.

Bütün hamdler alemlerin Rabbi Allah’a özgüdür. Salat ve selam Allah’ın elçisi Muhammed(sallallahu aleyhi ve sellem)‘e, O’nun ailesi ve ashabının üzerine olsun.

Hiç şüphesiz ki, Allahu Teala’nın kulları üzerine öğrenmelerini ve amel etmelerini farz kıldığı esasların ilki, en önemlisi ve en yücesi tevhiddir. Yani tağutu inkar etmek ve Allah’a iman etmek…Allahu Teala şöyle buyurur:

“Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk (ibadet) etsinler diye yarattım.” (Zariyat; 56)

Müfessirler bu ayetin tefsirinde şöyle demişlerdir: “Ancak bana ibadet etmeleri için” demek “ibadette beni birlemeleri için” demektir. İşte bu tevhid kelimesi La İlahe İllallah’ın manasıdır.

Bu, Allah (Subhanehu ve Teala)‘nın bütün elçilerini uğruna göndermiş olduğu en yüce amaç, en önemli hedef ve en sağlam kulptur. Bütün kitaplar bu uğurda indirilmiştir.

“Andolsun ki, biz her ümmete: -Allah’a kulluk (ibadet) edin ve tağuttan kaçının- (diye tebliğ etmesi için) bir resul gönderdik.” (Nahl; 36)

“Senden önce gönderdiğimiz bütün resullere, -şüphesiz benden başka ilah yoktur. Öyleyse bana kulluk (ibadet) edin- diye vahyetmişizdir.” (Enbiya; 25)

Allah’ın resulleri ile onların kavimleri arasında başgösteren düşmanlığın asıl sebebi sadece Allah’ı birleme (tevhid etme) ilkesidir.

“Andolsun, biz Semud (kavmine de) kardeşleri Salih’i: “Yalnızca Allah’a kulluk edin” diye (demek üzere) gönderdik. Bir de ne görsün, onlar birbirlerine düşman kesilmiş iki gruptur.” (Neml; 45)

Ayette geçen “Allah’a kulluk (ibadet) edin” ifadesi, ibadetlerinizde Allah’ı birleyin demektir. Çünkü resullerin gönderildiği kavimler, genel olarak diğer tüm müşriklerin adetleri olduğu üzere Allah’a ibadet ediyorlardı. Ancak bununla beraber Allah’tan başka ilahlara da ibadet etmekteydiler. Bundan dolayıdır ki, elçilerin daveti hiçbir zaman mücerred olarak Allah’a ibadet etmeyi içermiyordu. Buna karşılık sadece ve sadece Allah’a ibadet etmeyi içeriyordu.

*Yani davetin içeriği “Allah’a ibadet edin” şeklinde değil, “sadece Allah’a ibadet edin” şeklinde idi. Bu iki davet arasındaki fark aşikardır. Zira “Allah’a ibadet edin” çağrısı Allah’tan başka ilahlara ibadetten alıkoymaz iken “sadece Allah’a ibadet edin” çağrısı Allah’tan başka bütün ilahlara ibadeti nehyetmektedir. –yayıncı

“Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının”

İşte bitmek tükenmek bilmeyen düşmanlığın sebebi bu idi. Resullerin takipçileri bu yüzden işkencelere uğradılar, zindanlara atıldılar. Ve bu yüzden insanlar iki fırkaya ayrıldılar. Cennet ehli ve cehennem ehli olmak üzere…

Sadece Allah’a ibadet etme ve tağutlardan kaçınma esası Allahu Teala’nın bu esasa tutunanları kefaleti altına aldığı kopmak bilmeyen sağlam bir kulptur. Allah bunu kurtuluşun yegane ekseni kılmıştır.

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapkınlıktan iyice ayrılmıştır. Artık kim tağutu tekfir edip Allah’a iman ederse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara; 256)

Bu esas, Tevhid kelimesi La İlahe İllallah’ın kendisidir. Bundan dolayıdır ki, ateşten kurtulup cenneti kazanmak isteyen herkesin bu kelimenin manasını, sağlam kulpun içeriğini eksiksiz bilmesi gerekir. Tevhid ile amel etmek ve ona basiretle davet etmek için bunun öğrenilmesi kesin bir gerekliliktir. Allahu Teala buyurur ki:

“Bil ki; Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur.” (Muhammed; 19)

“De ki: “Bu, benim yolumdur. Bir basiret üzere Allah’a davet ederim; ben ve bana uyanlar da. Ve Allah’ı tenzih ederim, ben müşriklerden değilim.” (Yusuf; 108)

Kişi tevhid kelimesinin içeriğini öğrendiği zaman hangi hedef ve gaye için yaratıldığını da öğrenmiş olur. Elçiler niçin gönderildi? Kitaplar niçin indirildi? Resullerin ve tabilerinin kavimleriyle aralarında baş gösteren düşmanlığın sebebi nedir? Bu soruların hepsinin cevabını bilmek ancak Tevhid kelimesinin içeriğini öğrenmekle mümkündür.

Acaba bizimle bugün Allah’ın şeriatını değiştiren hükümetler arasındaki düşmanlığın gerçek nedeni nedir? Allah’ın indirdiğini bir kenara atan hükümetlerin askerleri ile aramızdaki ihtilafın asıl sebebi nedir? Neden onlara buğzediyoruz, onları tekfir ediyoruz? Hangi gerekçeden dolayı bu hükümetlerin dostları ve yardımcıları ile aramızda bir düşmanlık baş göstermiştir? Niçin onlar bizlere işkence ediyorlar? Bizleri, tevhidin askerlerini, tevhidin yardımcılarını neden zindanlara dolduruyorlar? İşte yukarıda anlattığımız hususlar sana tüm bu soruları açık bir şekilde cevaplandırmaktadır.

Bilinmelidir ki Tevhid kelimesi La İlahe İllallah “red/inkar” ve “kabul” olmak üzere iki kısımdan oluşur. Kopmak bilmeyen sağlam kulpa tutunmak ancak bu kelimenin red/inkar ve kabul noktasında gereklerini eksiksiz yerine getirmekle mümkündür. Tevhid kelimesi neleri reddetmemizi, inkar etmemizi istiyorsa onları reddetmemiz, neleri kabul etmemizi istiyorsa onları kabul etmemiz gerekmektedir. Bununla birlikte Tevhid kelimesinin kişiye yüklediği sorumlulukları yerine getirmemiz, yine Tevhid kelimesinin yasakladığı şeylerden de kaçınmamız gerekir. Hiçbir zaman kabul edilecek şeyler hakkıyla kabul edilmeden tek başına red/inkar ile yetinmek yeterli değildir. Yine aynı şekilde reddedilmesi gereken şeyler reddedilmeden tek başına kabul ile yetinmek de yeterli değildir. Bilakis her iki emri de bir arada yerine getirmek gerekir.

Aynı zamanda pek çoğunun zannettiği gibi, anlamını bilmeden, hak ve sorumluluklarını anlamadan sadece bu cümleyi telaffuz etmek de kişi için kafi değildir. Zira Tevhid kelimesi öyle büyük bir kelimedir ki, yedi kat gök ve yer bir kefeye konulsa, o diğer bir kefeye konulup tartılsa yine de Tevhid kelimesi ağır basar. O cennetin anahtarıdır. Ancak her anahtarın dişleri vardır. Kim dişleri olan bir anahtarla gelirse ona kapı açılır, kim de dişsiz anahtarla gelirse ona kapı açılmaz.

“La İlahe” kelimesi, Tevhid kelimesinin ilk bölümü olan red/inkar kısmını oluşturmaktadır. Allahu Teala “La İlahe” kelimesinin sağlam kulpun tarifinde şöyle açıklamaktadır:

“Kim tağutu inkar ederse…”

Tağutların inkarı önemine ve ciddiyetine binaen Tevhid kelimesinin ikinci kısmı olan “illallah” kısmından önce zikredilmiştir. Red/inkar olmadan kabulün gerçekleşmesi söz konusu değildir. Yani; tağutları inkar edip onlardan kaçınmadan, Allah’a iman etmenin bir faydası yoktur. Böyle bir iman makbul ve sahih değildir. Allahu Teala bunu bütün resullerin davetinde “tağutlardan kaçının” diyerek beyan etmiştir.

Tevhid kelimesinin ikinci kısmı ise, “ispat/kabul” olarak isimlendirdiğimiz “illallah” kısmıdır. Bu da sadece Allah’a ibadet etmeyi içerir. Allahu Teala bunu bütün resullerin davetinde “Allah’a ibadet edin” diyerek beyan ederken, sağlam kulpun tarifinde de “ve Allah’a iman ederse” diyerek açıklamıştır. İşte Tevhid kelimesi La İlahe İllallah tüm resullerin ortak davetidir.

“Andolsun ki, biz her ümmete: -Allah’a kulluk (ibadet) edin ve tağuttan kaçının- (diye tebliğ etmesi için) bir resul gönderdik.” (Nahl; 36)

O kopmak bilmeyen sağlam bir kulptur.

“Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.” (Bakara; 256)

Tağut, ibadet türlerinden herhangi birisi ile kendisine ibadet edilen ve kendisine yönelik bu ibadetten de razı olan her şeydir. İbadetin türleri ve tağutun şekilleri her zaman ve her mekanda farklılık gösterir. Bazen tağut put olur, insanlar onun için namaz kılarlar, secde eder ve kurban keserler. Ona dua ederler. Ondan yardım isterler. Bazen de tağut Allah’ın kanunlarından başka kanunlar olur. İnsanlara onunla hükmedilir. Ya da bazen Allah’ın izin vermediği hususlarda kanunlar koyan, emir ve yasaklar getiren bir hakim, bir parlamenter, bir kahin tağut olur. Bununla beraber tüm zaman ve tüm mekanlarda bütün resullerin davet ettikleri esas değişmeksizin hep aynı olmuştur. “Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının.” Yani bütün türleri ile tağuta ibadet etmekten kaçının.

Allah ile birlikte tağuta ibadet etmek ve Allah’a şirk koşmak secde, namaz, dua ve benzeri eylemlerle olabildiği gibi yine çoğunlukla şu yaşadığımız zamanda olduğu gibi tağutların kanun koyucu olarak kabul edilmesi ya da onların kanunlarına uymakla da olur. Bu noktada günümüzde çeşitli devletlerin koymuş olduğu bu kanunları kabullenmek de Allah’ı bırakıp tağutlara ibadet etmenin bir örneğidir.

Ürdün anayasasının 25. maddesinde şöyle der: “Yasama yetkisi Kral’a ve millet meclisine aittir. Millet meclisi yasama yetkisini üstlenir. Yasama organı yetki ve sorumluluklarını anayasa maddelerine uygun olarak yerine getirir.”

*Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasasında ise şöyle geçmektedir: “Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir. Türk milleti egemenliğini, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanır. Yasama yetkisi Türk milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir” (Mad. 6-7) – yayıncı

Bu sonradan ortaya çıkan dini ve apaçık küfrü kabul eden herkes kanun koyan bu kişileri Allah’tan başka rabler edinmiş, Allah’a şirk koşmuş ve Allah’tan başkasına ibadet etmiş olurlar.

Şirk, insanların birçoğunun zannettiği gibi sadece Allah’tan başkasına secde ve ruku ederek ya da kurban keserek onlara ibadet etmek suretiyle gerçekleşmez. Şirk bundan çok daha kapsamlı olupibadet türlerinden herhangi birini Allah’tan başkası için yapmaktır. Örneğin kanun koyma, helal ve haram belirleme noktasında Allah’tan başkasına itaat etmek apaçık bir şirktir. Buna dair birçok delil getirmek mümkündür. İşte onlardan bazıları…

İmam Ahmed, Tirmizi ve İbn-i Cerir’in muhtelif kanallardan olmak üzere Adiyy b. Hatem (radıyallahu anhu)‘den rivayetlerine göre Allah Resulü’nün daveti ona ulaştığı zaman o Şam’a kaçmıştı. Adiyy, cahiliyye devrinde hristiyan olmuştu. Adiyy, boynunda gümüşten bir haç olduğu halde Allah Resulü’nün yanına girdi. Allah Resulü “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini rabler edindiler.” (Tevbe; 31) ayetini okudu. Adiyy b. Hatem der ki:

Ben: “Onlar, din adamlarına ibadet etmediler.” dedim. Buna karşılık Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): “Evet! Din adamları onlara helali haram kıldılar, haramı da helal kıldılar. Onlar da kendilerine uydular. İşte onların ibadeti budur.” dedi.

Bu hadisten anlaşılması gereken çok önemli faydalar vardır. Şöyle ki; burada din adamlarına teşri, yani kanun koyma noktasında bir itaatin Allah’tan başkasına ibadet etmek ve O’na şirk koşmak olduğu görülmektedir. Bu yüzden Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab (Allah ona merhamet etsin) “Allah’ın Kulları Üzerindeki Hakkı…Tevhid” isimli kitabında bu hadisle ilgili şu şekilde bir bölüm açmıştır:

“Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal sayan alimlere ve idarecilere itaat eden kişi Allah’tan başkasını rab edinmiş demektir.”

Büyük önem arz eden bu konu üzerinde cehalet asla mazeret değildir ve sahibi için özür teşkil etmez. Zira bu konu dinin aslına tealluk eden bir konudur. Allah’ı ibadette birleme… Uluhiyet tevhidi… Bütün resuller insanları ancak uluhiyet tevhidine davet etmişler ve ona muhalefet etmekten sakındırmışlardır.

Nitekim yukarıda verdiğimiz hadiste de bu noktada cehaletin mazeret olmadığı görülmektedir. Ne Adiyy b. Hatem (radıyallahu anhu) ne de diğer Hristiyanların kanun koyma noktasında din adamlarına itaat etmenin Allah’tan başkasına ibadet ve şirk olduğunu bilmemelerine rağmen bu onların tekfir edilmelerine ve müşriklerden olmalarına bir engel teşkil etmedi. Bu insanın fıtratında olan bir şey olduğu için nasıl mazur görülebilir. Yaradan, rızık veren, yediren ve içiren O’dur. Ve ibadetin her türünü sadece O’na has kılmak gerekir. Yaratılış ve rızıkta ona şirk koşmak caiz olmadığı gibi teşri noktasında, hüküm ve emirde de ona eş koşmak asla caiz değildir.

“Dikkat edin, yaratmak da, emretmek de yalnız O’na mahsustur.” (Araf; 54)

Allahu Teala bütün kitapları ve bütün elçileri bu uğurda göndermiştir.

“Andolsun ki, biz her ümmete: -Allah’a kulluk (ibadet) edin ve tağuttan kaçının- (diye tebliğ etmesi için) bir resul gönderdik.” (Nahl; 36)

Ancak insanların çoğu dünya hayatını ahirete tercih etmişler ve hidayetten uzaklaşmışlardır. Bu yüzden onlardan herhangi birini böylesi bir şirke karşı uyardığın zaman yanlışında ısrar eder ve boş delillerle kendisini savunmaya çalışır. “La İlahe İlallah deyip namaz kılan ve oruç tutan kişileri nasıl tekfir edersiniz” diyerek sizinle mücadele ederler. Halbuki bilmezler ki bu ayetler namaz kılan, oruç tutan ve diğer ibadetlerde bulunan kimseler hakkında nazil olmuştur. Ancak onlar kanun koyma, yasa çıkarma yetkisini alimlerine, hükümetlerine vermişler, yöneticilerinin koydukları kanunlara ve yasalara itaat etmişlerdir. Bundan dolayı da kıldıkları namaz, tuttukları oruç ve diğer ibadetleri kendilerine hiçbir fayda sağlamamıştır. Nitekim Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab (rahimehullah) bu hususta şöyle demiştir:

“Müseylemetu-l Kezzab’ın tabileri de Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik ediyorlardı. Ancak Müseyleme’yi Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraber nübüvvet makamına ortak ettiler. Onların müezzinleri ezan okurken “Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed ve Müseyleme’nin Allah’ın resulü olduğuna şehadet ederim” diyordu. Bundan dolayı onlar namaz kılıp, oruç tutmalarına, ezan okumalarına rağmen tekfir edildiler. O halde nübüvvet noktasında Resulullah’a ortak tanıyan kişi La İlahe İllallah demesine, namaz kılıp, oruç tutmasına rağmen küfre girip İslam dininden çıkıyorsa peki uluhiyet makamına bir adamı, bir alimi ya da bir idareciyi vekil tayin ederek Allah’a kanun koyma noktasında şirk koşan kişinin durumu ne olur? Allahu Teala şöyle buyurur:

“Yoksa, Allah’ın izin vermediği bir dini kendilerine tutulacak yol kılan ortakları mı var?” (Şura; 21)
“Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?” (Yusuf; 39)

Kanun koyma, hüküm çıkarma noktasında, Allah’tan başkalarına yapılan bir itaatin şirk olduğu ve sahibini İslam’dan çıkardığının delillerinden bir tanesi de En’am Suresi’nin nüzul sebebine dair Hakim ve diğerlerinin İbn-i Abbas’tan (radıyallahu anhuma) sahih bir isnad ile rivayet ettikleri şu hadisedir:

Müşrikler Müslümanlarla meytenin (şer’i kesim yapılmaksızın ölen hayvanın) etini yememeleri sebebiyle tartışıyorlardı. “Meyte öldüğü zaman onu öldüren kimdir” diyorlardı. Müslümanlar “onu Allah öldürdü” dedikleri zaman “Nasıl olurda sizin demir bıçak ile kestiğiniz helal de Allah’ın altın bıçağı ile öldürdüğü haramdır?” Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:

“Üzerinde Allah’ın isminin anılmadığı şeyi yemeyin; çünkü bu fısk’tır (yoldan çıkıştır). Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli çağrılarda bulunurlar. Onlara itaat ederseniz şüphesiz siz de müşriklersiniz. (En’am; 121)

Bu hüküm cebbar olan göklerin ve yerin rabbinden inen apaçık bir hükümdür. Yani; beşeri kanunlara tek bir konuda dahi olsa itaat eden bir kimse Allah’a şirk koşmuş ve O’ndan başkasını rab edinmiş demektir. Ona secde edip onun için namaz kılmasa bile… Teşri, hüküm çıkarma ve kanun koyma hakkı sadece Allah’a has kılınması gereken bir haktır. Kim tek bir konuda dahi olsa Allah’tan başkasının koyduğu kanunlara itaat ederse, itaat ettiği merciyi kendisi için tağut edinmiş, Allah’a şirk koşmuş ve Allah’tan başkasına ibadet etmiş demektir.

Kanun koyma, hüküm çıkarma noktasında Allah’tan başkalarına yapılan bir itaatin şirk olduğu ve sahibini İslam’dan çıkardığının delillerinden bir tanesi de kendilerinin Müslüman olduğunu iddia eden, La İlahe İllallah diyerek namaz kılan, oruç tutan, ancak sadece bazı hususlarda kafirlerin batıl kanunlarına itaat edeceklerini söyleyen kimselerle ilgili olarak nazil olan Muhammed Suresi’nin şu ayetleridir:

“Şüphesiz ki, kendilerine doğru yol belli olduktan sonra, arkalarına dönenleri, şeytan sürüklemiş ve kendilerine ümit vermiştir. Bunun sebebi; onların, Allah’ın indirdiğinden hoşlanmayanlara: Bazı hususlarda size itaat edeceğiz, demeleridir. Oysa Allah, onların gizlediklerini biliyor. (Muhammed; 25/26)

Bu kimseler sadece bazı hususlarda kafirlere itaat edeceklerini söyledikleri için Müslüman olduktan sonra küfre girmişlerdir. Onlara namaz kılmaları, oruç tutmaları, zekat vermeleri, La İlahe İllallah demeleri fayda vermemiştir. Öyleyse müşriklerin bütün emir ve nehiylerine, kanunlarına itaat eden kimselerin hali nice olur.

Onlar Allah’ın hükmünü, O’nun şeriatını ve dinini çirkin görenlere “size bazı kanunlarınızda ve batıl hükümlerinizde itaat edeceğiz” dedikleri için iman ettikten sonra küfre düştüler. Öyleyse beşeri kanunların kullarına “size her işinizde itaat edeceğiz” deyip bununla da yetinmeyen, onların kanunlarının sadık, ihlaslı bekçiliğini üstlenenlerin hali nicedir. Şüphesiz onlar bu hitaba çok daha layıktırlar.

Bilinmelidir ki, bu konuda deliller çok fazladır ve onları bu kağıtlara sığdıramayız. Hidayet isteyene bu kadarı da yeterlidir. Eğer bu kısma kadar anlattıklarımız anladınsa artık Allah’tan başkasını kanun koyucu olarak kabul etmenin apaçık şirk ve küfür olduğunu öğrenmiş olursun. Allah’tan başka kanun koyan ister bir alim, ister bir hakim, isterse de bir parlamenter olsun değişmez. O halde burada bilmen gereken Allahu Teala’nın bu şekilde kendisine şirk koşulmasını asla bağışlamayacağıdır:

“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” (Nisa; 116)

Buraya kadar anlattıklarımızdan sonra bizimle bu hükümetler arasındaki düşmanlığın hakikati ortaya çıkmıştır. Tevhid ehli ile bu hükümetlerin askerlerinin, dostlarının ve yardımcılarının arasındaki düşmanlığın temel sebebi işte anlattığımız bu hususlardır. Pek çok insanın zannettiği gibi düşmanlığımızın sebebi asla koltuk kapma, mevki edinme, toprak ya da mal sahibi olma meselesi değildir. Açıkça bilindiği üzere Tevhid ehli, devlet makamlarına en uzak olan insanlardır. Hatta şayet sen hükümet içinde bir mevki sahibi isen Tevhid ehli kimselerin sana karşı yapacağı ilk çağrı onlardan ve şirklerinden kaçınman için bulunduğun mevkiyi terk etmen yönünde olacaktır. Allahu Teala’nın “Allah’a ibadet edin. Tağuttan kaçının” buyruğu Tevhid ehli kimselerin hayat düsturudur.

Aynı şekilde çatışmanın sebebi asla meyhanelerin, sinemaların, dans alanlarının kaldırılması gibi fer’i şeyleri terk etmek, parçaları ıslah etmek değildir. Bunların bizimle onlar arasındaki çatışmaların temeli olduğunu zanneden kimseler resullerin davetinin özünü, hakikatini anlamamış, resullerle kavimleri arasında baş gösteren düşmanlığın asli sebebini bilmiyor demektir. Fer’i sorunlarla meşgul olan kimseler ölümcül kansere yakalanmış bir bedeni yüzeysel ilaçlarla tedavi etmekle oyalanan kişi gibidir.

Ey kavmim! Aramızdaki düşmanlık bundan çok daha büyük ve önemlidir. Bu Tevhid ve şirk meselesidir. Küfür ve iman, cennet ya da cehennem de sonsuz kalış meselesidir.

Bu hükümet ve ona şirkinde tabi olanlar, onun dostları ve yardımcıları Allahu Teala’ya kendilerini ortak koştular. En önemli, en hassas sıfatında yani kanun koyma, hüküm çıkarma sıfatında Allah’a şirk koşmakta ısrar ettiler. Anayasalarında geçtiği üzere yasama organları kurdular. Hem kendileri, hem de tabileri demokrasi dedikleri dine uydular ki demokrasinin anlamı, halkın kendisi için kanun koymasıdır. İnsanlar için Allah (Subhanehu ve Teala)‘nın kanun koyması değildir. Demokrasi dininde halk vekilleri ile ya da yasama organının sahibi olan hakimleri, liderleri vasıtasıyla kendileri için kanunlar koymaktadırlar.

“Yoksa, Allah’ın izin vermediği bir dini kendilerine tutulacak yol kılan ortakları mı var?” (Şura; 21)
“Ey zindan arkadaşlarım, birbirinden ayrı (bir sürü) Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa kahhar (kahredici) olan bir tek Allah mı?” (Yusuf; 39)

Bu rejimlerin ve dostlarının din ve metot olarak seçtiği demokrasi işte budur. Kanun koyucu olarak farklı farklı rablerin olduğu bir din. İnsanlar için Allah’ın kanunlarının dışında yeni kanunların uygulandığı din…

Allah’ın dinine gelince… Hiçbir zaman Allah (Subhanehu ve Teala)‘dan başka bir kanun koyucunun olması caiz değildir. Kim olursa olsun…

Bize gelince… Bizler insanları Allah’ı ibadetin her türünde Tevhid etmeye, birlemeye davet ediyoruz ki kanun koyma da bunlardandır. Bu hükümetler ve onun askerleri ise insanları işte bu apaçık şirke davet ediyorlar. Bunu insanlar için süslüyorlar. İşte bizimle bu hükümetler arasındaki düşmanlığın asıl nedeni budur. Bu yüzden biz onlara buğzediyoruz, düşman oluyoruz. Onlar da bu yüzden bizlere düşmanlık ederek, bizleri zindanlara atıyorlar. Bu yüzden bizi sürüyor, tutukluyor ve bize işkence ediyorlar.

“Eğer güç yetirirlerse, sizi dininizden geri çevirinceye kadar sizinle savaşmayı sürdürürler; sizden kim dininden geri döner ve kafir olarak ölürse, artık onların bütün işledikleri (amelleri) dünyada da, ahirette de boşa çıkmıştır ve onlar ateşin halkıdır, onda süresiz kalacaklardır.” (Bakara; 217)

Bizim bu hükümetleri inkar etmekle işlediğimiz suçun (!) büyüklüğünü anladıysanız, bu suçun kavimlerini bütünüyle inkar eden resullerin suçunun (!) aynısı olduğunu anlamışsınız demektir. Onlara buğzetmemizin, onlardan uzaklaşmamızın ve kendilerine düşmanlık etmemizin sebebini anlamışsınız demektir. Biz asla bu hükümetin dostlarını, yardımcılarını, askerlerini sevmiyor ve onlarla dostluk kurmuyoruz. Hatta onlarla tokalaşmıyor, selamlaşmıyoruz bile… Kendisini yaratan, kendisine rızık veren, Allah’ın birliğine şahitlik eden bir el elbette Allah’a en hassas sıfatlarında kendisiyle şirk koşulan başka elleri sıkmayı reddeder. Elbette Allah’ın düşmanlarına ve şirk ehline destekçi olmak için muvahhidlerin bileklerine kelepçe takan bir el ile tokalaşmak istemeyecektir. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ne kadar doğru söylemiştir: “Size yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir amel göstereyim mi? Aranızda selamı yayın.”

Yani Tevhid ehli arasında… Şirk ehli arasında değil… Kesinlikle onlarla aramızda bir dostluğun ve sevginin olması söz konusu olamaz. Allahu Teala şöyle buyurur:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah’a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun.” (Mücadele; 22)

İmanın en sağlam kulpu Allah için sevmen ve Allah için buğzetmendir. Tevhidi sevenleri, ona yardım edenleri sevmen, şirki ve batıl kanunları sevenlere, onlara yardım edenlere, rıza gösterenlere, insanları kandırmak için onların yaptıklarını gizleyenlere düşmanlık göstermendir imanın en sağlam kulpu…

“Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.” (Bakara; 42)

Siz ey askerler ve subaylar! Allah’ın şeriatı ile hükmetmeyen bu müşriklere açıkça yardım eden, onların uydurdukları kanunları, anayasaları koruyup himaye eden kimseler…

Tevhid ehli müslümanlar sizden yüz çevirip, sizinle tokalaşmadığı, size selam vermediği zaman şayet aklınız varsa bunun kıymetini anlayın. Onlar böyle yaparak size nasihatlerinde samimi olduklarını gösteriyorlar ve sizleri yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten kurtarmak için gayret sarfediyorlar. Bunu anlamalısınız… Şüphesiz ki size karşı böyle açıkça konumunu belli eden kişi, takiyye yaparak, ruhsatlara sarılarak sizinle selamlaşan, musafaha yapan, sizden korktuğu, şerrinizden çekindiği için, yüzünüze karşı gülen kimselerden daha hayırlıdır. Böyle kimseler kendilerini sizin şerrinizden korurken sizleri ise büyük bir kötülüğün içinde bırakmaktadırlar. Sen ise bunun bedelini kıyamet gününde çok ağır ödeyeceksin. Nefsinin hüsranı ile… Bu ise gerçekten apaçık bir hüsrandır.

Biz sana içinde bulunduğun şirkin hakikatini öğrettiğimiz zaman senin çok derin dipsiz cehennem çukurlarına girmeni engellemeye çalışıyoruz. Orası ne kötü bir yerdir. Sen ise bize düşman

BU HABERLER DE VAR!

Küresel İslami Direniş Birliklerinin Çalışma Disiplini

Ebu Mus’ab El Suri 2005 yılında Ravalpindi’de Pakistan askerleri tarafından tutuklanmış bazı kaynaklara göre burada …

Malcolm X Kimdir?

Gerçek ismi Malcolm Little olup, 1925 yılında ABD’nin Nebraska eyaletinin Omaha kentinde doğdu. Babası Earl …