Cuma, 20 Ekim 2017

Dr. İyad Kunaybi: “Taviz Fıkhı” (1. Bölüm)

TevizFıkhı1

-TAVİZ FIKHI-

1.Bölüm Allâh’ı Birlemek ve Bunun Gerektirdikleri En Büyük Maslahattır

Bugünkü konuşmamız, bu yüce dinin en önemli kaidelerinden biri üzerine olacaktır. Hiç şüphesiz bu, faydalı şeyleri getirmek ve zararlı şeyleri def etmektir. Taviz fakihlerinin, bu kaideyi kötü bir şekilde tatbik ettiğinden daha önce bahsetmiştik. Bu kaidenin doğru bir şekilde kullanılışından bahsetmeden evvel gerekli iki mukaddimeyle başlamak istiyorum.

Birinci mukaddime; bu kainattaki olmazsa olmaz, en büyük maslahat olan Allâh’ı birleme üzerinedir. Allâh’ı birlemenin gerektirdiklerinden birisi de hükümde ve kanun koymada O’na ortak koşmamaktır. Bununla çatışan hiçbir şey bu maslahatın önüne geçirilmez. Gökler ve yerler, Allâh’ın birlenmesi için yaratılmıştır. Rasuller bunun için gönderilmiştir ve bunun için Rasullerden, sahabelerden ve kıyamete kadar onlara en güzel şekilde tabi olanlardan değerli canlar takdim edilmiştir. Allâh cenneti ve cehennemi bunun için yaratmıştır. Mizanlar bunun için kurulacak, sevaplar ve günahlar buna göre belirlenecek ve insanlar bunun için ya ebedi bir şekilde helak olacak ya da ebedi bir şekilde nimetlendirilecektir. Lâ ilâhe illAllâh kelimesi için. İnsanoğlu için en büyük maslahat Allâh’ı birlemektir. Bu maslahat ne olursa olsun, hiçbir şey için kurban edilmez. Buna karşılık olarak Tevhid’i çizen en küçük şey aslında en büyük fesattır.

Allâh Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberlere «Benden başka ilah yoktur, o halde yalnızca bana kulluk ediniz» diye vahyettik.” (Enbiya, 25)

Buna karşılık olarak Allâh Teâlâ yine şöyle buyurmaktadır:

“Fitne çıkarmak öldürmekten daha büyüktür.’’(Bakara, 191)

İnsanların Allâh’ı birlemede fitneye düşmesi onların öldürülmesinden daha büyüktür. Bu konudaki fesat, onların öldürülmesinden daha büyüktür.

Ve Allâh Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar.” (Nisa, 48)

Rasûlullâh(s.a.v)’a günahların en büyüğü sorulduğunda; “Allah seni yarattığı halde Allah’a şirk koşmandır” demiştir. (Buhari)

Tevhid halkasını bozan durumlardan bir tanesi de siyasilerin hükümlerini ve menheclerini Allâh’ın Kur’ânından ya da Rasûlullâh’ın Sünnetinden almamasıdır.

İşte bu yüzden Mustafa (s.a.v), ehli kitabın din adamları ile alakalarını vasıflandırırken şöyle demiştir; “Muhakkak ki onlar haram olan şeyleri helal kıldılar, helal olan şeyleri de haram kıldılar insanlar da onlara bu konularda tabi oldular. İşte bu da insanların o din adamlarına ibadetidir.”

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (Hristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O(Allah), onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe, 31)

Değerli kardeşler; işte bu kelime için, bu kelimenin hakkı ve gerektirdikleri için birçok değerli can feda edilmiştir.

Size basit bir örnek vereceğim; tarihin zorlu merhalelerinden biri de Kur’ân’ın mahluk olduğuna yönelik çıkarılan fitne merhalesidir. Tabi biz bu konuya girmeyeceğiz ve anlatacağımız şey de bu sözle alakalı değildir. Bu söz batıl ve fasittir ve Allâh-u Teâlâ fazlıyla bu sözü ortadan kaldırmıştır.

Velâkin basit bir örnek vereceğim:

Bu fitne, Allah’ın hükümleriyle hükmeden bir halife döneminde ortaya çıkmıştır. Hatta bu dönemde doğuda ve batıda İslâmî fetihler gerçekleştirilmiştir. Bu dönemdeki bazı kişiler Allah’ı ve Resulünü tazim ediyor ve insanlara ‘Kur’ân mahluktur’ meselesinde baskı yapmayıp, onları bu konuda zorlamıyorlardı. Bilakis onlar bunu hak zannıyla, Allâh’a yakınlaşma ve ibadet amacıyla kabul ettiler. Sonuçta da bu yüzden bidat sahibi, sapıtan ve saptıranlardan oldular.

Bakın onlar genel olarak Allâh’ın Kitabı ile hükmeden insanlardı. Âlimlerin bu durum karşısındaki duruşlarına bakın. Onlar canlarını sadece Tevhid’in ortadan kalktığı durumlarda değil, Allâh’ın sıfatlarından bir sıfata dil uzatılmasın diye de feda etmişlerdir. O dil uzatma, Allâh’ın Kelâmına ‘mahluktur’ denilmesidir. İşte bu durum karşısında onlar canlarını ve değerli olan şeyleri basit görmüşlerdir.

Ebu Nuaym el Fudayl ibni Dukeyn, İmam Ahmed bin Hanbel’in hocasıdır ve aynı zamanda İmam Buhârî’nin de hocalarından biridir. (Allah kendilerine rahmet etsin)

Ebu Nuaym ‘Kur’an mahluktur’ meselesiyle imtihan olunmuştur. Halife ondan ‘Kur’an mahluktur’ demesini istemiştir. Ebu Nuaym; “Kufe’de yaşadım ve orada yedi yüzden fazla şeyhe yetiştim. El-A’meş ve başkaları da olmak üzere diyorlardı ki, ‘Kur’an Allah’ın kelâmıdır’ ve benim şu boynum şu düğmeden daha değersizdir.” Bunu derken üzerinde giydiği gömleğin düğmesini gösteriyordu.

Bu kıssa, Tehzib El-Kemal kitabında, Alam En-Nubela Ez-Zehebi’nin siyerinde ve Bağdad tarihinden varid olmuştur.

Ebu Nuaym’ı Semarra’da bir hapse attılar ve ölünceye kadar hapiste kaldı. Hicri 228 yılında vefat etti. Onu elleri bağlı olduğu halde çekip bir çukura attılar, ne kefenlediler ne de gömdüler lakin o, (İnşâ Allâh) Allah katında değerlidir.

Allâh’ın sıfatlarından bir sıfata dokunulmasın diye böyle fedakarlık yapılmışsa -ki o da Allâh’ın Kelâmı meselesidir- o halde insanlığın kendisi için yaratılmış olduğu Allâh’ın Şeriatıyla hükmetme meselesine ne dersiniz?

Âlim Ebu Yakub el Buti (rahimehuAllâh)’den de ‘Kur’an mahluktur’ demesi istendi ve o bundan sakındı. Sonra onu bir katırın üstüne koydular, boynuna kelepçe bağladılar ve ayaklarını da kelepçelediler. Boynundaki kelepçeyle ayağındaki kelepçeyi zincirle bağladılar ve zincire kırk ratıl (bir ağırlık birimi) ağırlığında taş bağladılar. O bu haldeyken diyordu ki; “Allah-u Teâlâ bütün mahlukatı ‘Ol’ sözüyle yaratmıştır. Eğer Allâh’ın Kelâmı mahluktur dersem mahluk mahluku yarattı demiş gibi olurum. Vallâhi, eğer halifenin huzuruna çıkarsam (insanları bu fasit sözü söyletemeye zorlayan halife Vasık) kesinlikle onu onaylamayacağım, ona akidemi söyleyeceğim ve ölsem bile bu konuda geri adım atmayacağım. (bu cümleye dikkat edin) Hatta şu demirin içinde ölsem bile, benden sonra insanlar gelecek ve neden bu demirlerin içerisinde öldürüldüğümü bilecek.” Yani o demirlerin içinde ölse kendisinden sonra gelenler bilecek ki o Allâh’ın kutsal olan sıfatını korumak için öldü.

Hatib el-Bağdâdî’nin Bağdat tarihinde geçtiği gibi, bunları korumak için bir kavim kelepçeli olarak öldü.

Her kim maslahat ve mefsedet meselesine girer de Tevhid’i en büyük maslahat ve şirki de en büyük mefsedet olarak görmezse, bir takım işleri güzel görerek ve doğru sanarak en yüce maslahatın yani Tevhid’in ve gerektirdiklerini koruma maslahatının önüne geçirebilir.

Mefsedeti def etme davası adına Tevhid’in halkaları birer birer çözülüyor. Halbuki bu mefsede Tevhid’e, gerektirdiklerine ve Allâh’ın Şeriatını tazim etmeye dokunmanın yanında çok küçük kalmaktadır.

Bu birinci mukaddimeydi. İkinci mukaddimeyse; Allâh bilir siz bilmezsiniz. Maslahat, dinin maslahat olarak gördüğü şeydir. Mefsedet ise, yine dinin mefsedet olarak gördüğü şeydir. Bu bizim kısıtlı aklımıza uygun düşmese bile böyledir. Tevhid’in gerektirdikleri ise mallar, ırzlar ve nefisler konusunda hükmü yalnızca Allah’ın dinine çevirmektir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Savaş size kerih görseniz bile farz kılındı.”

Bu âyeti mefsedet olarak gördüler; “belki kerih gördüğünüz bir şey sizin için daha hayırlıdır yine belki sevdiğiniz bir şey sizin için kerih olabilir. Allah bilir siz bilmezsiniz.” İşte bu âyet, kesin lafızlarla siz bilmezsiniz demektedir.

Yine Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Bilin ki Rasulullah sizinle birliktedir, eğer o birçok işte size uysaydı sıkıntıya düşerdiniz.”

İbn-i Kesir’in bu âyetin şerhi saadetinde çok güzel bir sözü vardır. Der ki; “Bilin ki aranızda Allâh’ın Elçisi bulunmaktadır ve şu anda aramızda Rasûlullâh’ın s.a.v Sünneti bulunmaktadır. Onu tazim edin, ona ihtiram gösterin, onunla edeplenin ve onun emirlerine boyun eğin. Muhakkak ki o sizin faydanıza olan şeyler konusunda sizden daha bilgilidir. Maslahatı en iyi bilen Rasûlullâh’dır s.a.v ve o, size sizden daha şefkatlidir. Onun görüşü sizin kendiniz için olan görüşlerinizden daha tamdır.

Allâh Teâlâ’nın buyurduğu gibi:

“Peygamber, mü’minlere nefislerinden daha evlâdır” (Ahzab 6)

İbni Kesir der ki; “Sonra Allâh Teâlâ onların görüşlerinin kendi maslahatlarını gözetme konusunda yetersiz olduğunu açıkladı.” Bizler maslahat ve mefsedeyi takdir etme konusunda beşeri görüşlere sahip olan insanlarız, görüşlerimiz Vahyin Nurundan uzak düşerse yetersiz kalır.

Allâh Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Eğer o birçok meselede size uymuş olsaydı sıkıntıya düşerdiniz.” Yani Rasûlullâh s.a.v sizin önerilerinize tabi olmuş olsaydı bu durum sizi zorluğa ve sıkıntıya çıkartırdı.

Allâh Teâlâ’nın dediği gibi:

“Eğer hak onların hevalarına uysaydı muhakkak ki gökler ile yer ve arasındakiler bozulur giderdi.” (Mu’minûn 71)

O halde bizler maslahatın ne olduğunu bilemeyiz. Maslahat bizler için Allâh’ın Kitabında, Rasûlünün Sünnetinde belirttiğidir.

Ali bin Ebi Talib dedi ki; “Size Rasûlullâh s.a.v hadisinden bahsettiğim zaman onu en doğrusu, en güzeli ve en yeterlisi olarak değerlendirin.” (İbni Mace ve Albani bunu sahih kabul etmiştir.)

Size Rasûlullâh’ın bir Hadisinden bahsettiğim zaman onu en doğru en güzel ve en yeterli bilin. Peygamberlerden sadır olan her şey en kemâl, en güzel ve maslahatı en tamamlayıcıdır.

Nesai’nin Rafi ibni Hudeyc’ten sahih senetle rivayet ettiği başka bir yerde şöyle geçmektedir; “Rasulullah s.a.v size fayda veren bir işi neyh etti. (Dünyevi muamele açısından bazı şeyler sizin maslahatınıza gibi gözükebilir.) Rasulullah’a itaat etmek sizin için size fayda veren şeyleri terk etmekten daha evladır.” Zahiren dünyevi bir şey senin maslahatın gibi gözükse bile Rasûlullâh’a s.a.v itaat etmek için onu terk edebilmen maslahatın zirvesidir.

Son olarak Ömer bin Hattab şöyle demiştir; “Ey insanlar görüşümü yetersiz kabul edin, kendi aklınızı da yetersiz kabul edin ve maslahat ve mefsedet meselelerinde akıllarınıza çok güvenmeyin. Şüphesiz ki ben kendimi Ebu Cendel gününde Rasûlullâh’a karşılık verebilecek pozisyonda hissettim velakin sonra mesele açıklığa kavuşunca hikmetin ve asıl maslahatın Rasûlullâh’ın görüşüne tam bir şekilde iltizam etmek olduğunu gördüm. Çünkü Rasûlullâh’ın s.a.v yanında Allâh’tan indirilmiş vahiy bulunmaktadır.” (Buhari)

Bu iki mukaddimeyle kalplerimize iyice yerleşip, kolaylıkla anlayıp öğrendiğimiz şey; Şeriatın faydalı şeyleri getirip zararlı şeyleri def etmek üzere gelmiş olduğudur.

İlimde birçok derinleşmiş ulamadan, Şeriatın Dinin maslahatını korumak üzere geldiğini duyduk. Can, namus, mal ve akıl da bu maslahatlardandır.

Rasûlullâh s.a.v buyurdu ki; “Bana hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmamak üzere biat edin.” Burada Dinin maslahatı bulunmaktadır, “hırsızlık yapmayın” malın maslahatı, “zina yapmayın” namusun maslahatı, “çocuklarınızı öldürmeyin” canın maslahatı, “iftira ve zina ile gelmeyin ve hayırlı şeylerde bana isyan etmeyin” tabi insanın ortaya attığı iftira ve yalan bulunduğu toplumun akıl maslahatını gidermektedir çünkü hakkı batıl, batılıda hak olarak göstermektedir.

İşte bu Hadis, Dinin korumak üzere gönderildiği beş maslahatı toplamıştır.

Ehli Sünnet vel Cemaat ile taviz fakihlerinin arasındaki farka baktığımız zaman ikisinin de farklı yönlere baktığını görmekteyiz. Ehli Sünnet vel Cemaat bu konuda, “Eğer Allâh bir konu hakkında emretmişse işte maslahat odur ve yine eğer Allâh bir konu hakkında yasaklama getirmişse işte mefsede odur” demektedir. Ama taviz fakihlerine bakarsak, onların şeyhlerinden bir tanesi taviz fıkhını da aşarak -bu konuda haddini aşmış, en dibe vurmuş demek daha doğru olacaktır- bu adam yahudi Beriz’e bile Selâm verebiliyor ama aynı zamanda insaniyetini kaybettiler iddiasıyla idam mahkumlarının organlarını onlardan izin almaksızın kullanılmasını mubah görüyor. İşte bu adama göre yahudi rahmeti hak ediyor ama o mahkumlar rahmeti hak etmiyor.

Taviz fakihlerinin büyüklerinden -hatta tavizci bile denmez bunlara tam olarak- harfi harfine nakletmek gerekirse şöyle demiştir; “Maslahat ne ise hüküm odur. Eğer maslahat bitmiş ise hükümde bitmiştir.”

Yani onun sözüne göre, şu kısıtlı akıllarımız maslahat olarak bizi neye çekiyorsa Şeriatında onu maslahat olarak gördüğünde şüphe etmeyiz, hatta bütün Kur’ân âyetlerine ve Rasûlullâh’ın Sünnetine muhalif olsa bile. Yine aynı şekilde akıllarımız bir şeyin bize mefsede olduğunu söylüyorsa bütün Şer’i nasları duvara çarpma pahasına Şeriatında bu konuyu mefsede olarak değerlendirdiğini düşünürüz. Bu durumdan Allâh’a sığınırız.

İşte bu söz Allâh Teâlâ’nın; “Allah hiç kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez.” Sözünü kötü anlayanın sözüne benzemektedir. Allâh Teâlâ burada, ‘Allah hiç kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez’ buyururken yani “ey insan sana hangi emri farz kılmış isem bil ki bu senin gücün dâhilindedir. Bu sebepten sakın gücüm yetmiyor lafı ile hüccet getirmeye kalkışma.” Allâh Teâlâ nasıl hüküm vereceğini bilir.

Belki biri çıkar da; “ ‘Allah hiç kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez.’ ben öyle hissediyorum ki beş vakit namazı kılmak benim gücüm dahilinde değil ya da zekat vermek benim gücüm dahilinde değil” -yani bu insanın tabiatında olan bir cimriliktir- Ya da “Ben sabahtan akşama kadar oruç tutabilmenin benim gücüm dahilinde olmadığını hissediyorum, Kur’ân’da ‘Allah hiç kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez.’ Âyeti de vardır, Allâh’a hamd olsun bu farzların hepsi benden düştü” diyebilir.

İşte bu hastalıklı anlayışın aynısı, Şeriat faydalı şeyleri getirir ve zararlı şeyleri def eder kaidesini yanlış anlamıştır. “Öyleyse biz de araştıralım, takdir edip tahmin edelim maslahatı belirleyelim, sonra nasıl olsa seferde ya da mukimken Şeriat bizimledir diyelim” diye sanıyorlar.

Kardeşler eğer bu işler böyle idiyse o halde bizler hangi sebepten dolayı yahudiler ve hristiyanlarla ihtilaf ettik? Hiç şüphe yok ki insanların kendilerine tabi olup, onları dünyada ve âhirette Cehime (cehenneme) sürükleyen yahudi ve hristiyan din adamları bazı yapılan şeyleri maslahat olarak gösteriyorlardı.

Hatırlamıyor musunuz? Konstantin teslis inancını devletin resmi dini yapmak istedi. Bu şirk akidesi teslis inancını yürürlükteki resmi din yapmak istediğinde, bazı hristiyan alimler, hatta teslis inancına inanmayan ve Tevhid akidesi üzere olan bazı hristiyanlar, din adamları ve Tevhid inancına sahip olan kişiler bu olayı zamanın maslahatı olarak gördüler ve isteksiz de olsa Konstantin’i onayladılar. Dediler ki; “Konstantin ölüp durumlar değişince insanlara yeniden selim olan akideyi izhar ederiz.”

Onlar bu yaptıklarını maslahat olarak gördüler ama neticeye bakacak olursak Konstantin öldü, o din adamları öldü ve o şirk olan teslis akidesi bu insanlarda iyice yer etti ve onların zanları boşa çıktı.

BU HABERLER DE VAR!

Ebu Katade el-Filistini: Medya ve Propaganda, Cihada Denktir

Ürdünlü ilim adamlarından Ebu Katade el Filistini, medya ve propagandanın önemine dair bir dizi açıklamalarda bulundu. …

Dr. İyad Kunaybi: “Türk Modeli ve Erdoğan Tecrübesi”

Kardeşlerim, bu konuşma; Erdoğan’ı seviyor muyum yoksa ondan nefret mi ediyorum diye görmek isteyen duygusal …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Selsebil Medya

Yeni içeriklere daha çabuk ulaşmak için Telegram kanalımızı takip edebilirsiniz.

KANALA KATIL
KAPAT