Pazar, 22 Ekim 2017

Dr. İyad Kunaybi: “Taviz Fıkhı” (2. Bölüm)

TevizFıkhı2

TAVİZ FIKHI

2. Bölüm Allâh’ı birlemek ve Tevhid’in gerektirdikleri en büyük maslahattır”

Bizler maslahat ve mefsede meselelerini, nasları duvara vurma pahasına Din adamlarına bırakacaksak yahudi ve hiristiyanlarla hangi konuda ihtilafımız olacak ki, laiklerle neden ihtilafa düştük ki?

Laik bir filozof olan John Jeremi Bintem laikliği tesis edenlerin büyüklerinden ve en eskilerinden biridir. Kanun usulü kitabında şöyle der; “Din işlerinin faydalı şeylere muvafık olması gerekmektedir.” Daha önceden zikri geçen cümlenin aynısıdır. Diğer ibareyle tıpa tıp benzemektedir; maslahat neyse hüküm odur. Ve sözünü şöyle bitiriyor; “İşte bu dini algılamadaki esas kaidedir. Din işlerinin seyri konusunda başka bir hüküm yoktur.” Siyasi kazanımlar, toplumsal maslahat, vatanseverlik, güçsüzlükten dolayı canları korumak için savaşa çıkmama açısından bu hükme varmışlardır.

Ümmetin siyasal faydası açısından bu hükme vardılar ve bunun dışındakilere iltifat edilmedi. Öyleyse maslahat ve mefsede kaidesine heva, zanlar, tahminler ve ihtiraslar açısından bakılacak olursa bizler, kitap ehliyle ya da laiklerle asla ihtilafa düşmeyiz.

Bu girişten sonra belki şunu sorabiliriz? Madem bu uygulamaların hepsi fasid ve tahrif olunmuş, o halde gelin maslahat ve mefsede kaidesini doğru bir kullanımla, Kur’ân ve Sünnet ışığında biz sunalım.

Bu kaidenin doğru kullanımı için birinci örnek:

Allâh Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Onların Allah’tan başka taptıklarına sövmeyin ki, onlar da cahillikle Allah’a sövmesinler. Her millete yaptıklarını böyle güzel göstermişizdir. Sonra hep dönüp Allah’a varacaklar. O zaman O, kendilerine ne yaptıklarını tamamen haber verecek.” (Enam 108)

Bu Âyetin nüzul sebebi bazen Müslümanlar müşrikleri zarara uğratmak ve onları kızdırmak için ilahlarını hakir görürler ve her türlü şeyi yaparlardı. Değersizlikle vasıflandırırlardı, değerlerini düşürürlerdi ve böylelikle müşrikleri kızdırırlardı. Lakin bu durum bazı zamanlar müşriklerin Müslümanlara karşılık verip İlâhlarına sövmelerine yol açardı.

Allâh Teâlâ müslümanlara, daha kötü bir duruma yol açmaması için müşriklerin ilahlarına sövmemeyi emretti. Burada kardeşler dikkat etmemiz gereken önemli bir mesele var. Allâh Teâlâ müslümanlara bu ilahların batıl ilahlar olduğunu, onlara ibadetin caiz olmadığını, onlara yapılan ibadetin şirk olduğunu, onlara yapılan ibadetin sahibini Cehenneme ulaştıracağına yönelik yapılan açıklamaların ve beyanların durdurulmasını emretmemiştir. Hayır bilakis bu, Muhammed s.a.v’imin ve sahabenin Mekke merhalesindeki ve sonrasındaki davetinin özüydü. Bu bütün Rasullerin davetinin özüdür. Lakin Allâh onları bir açıdan güzel olan müşriklerin ilahlarına sövme ve hakir görme işinden nehyetti. Senin, bu ilahlar batıldır demen, hakkı olmadığı halde kendisine ibadet ediliyor demen, fayda ve zarar vermez, yaratmaz yaşatmaz ya da öldürmez demen onlara sövmen demek değildir, bilakis bu vaciptir, Rasûlullâh’ın önem verdiği şeyin özüdür. Lakin kim sövmede ve tahkir görmede bunun üstüne çıkarsa işte bu, müşrikler daha büyük bir mefsedete düşmesinler, Allâh’a sövme günahına düşmesinler diye Sahabenin nehyedildiği meseledir. O halde Sahabe bazı açılardan güzel, hoş görülmüş, mendup olan bir işi daha büyük bir münkere düşmesinler diye terk etmekle emrolunmuşlardır.

Bununla birlikte Hudeybiye Anlaşması sırasında Suheyl ibni Amr gelip; “Ya Muhammed, ben senin etrafında insanların en zayıflarını ve her an dağılmaya hazır olanları görüyorum” dediği zaman Ebu Bekir R.anh, Buhari’de bulabileceğiniz, çok münasip olarak, içerisinde Kureyş’in ilahlarına ve onlara tapanlara yönelik sövme anlamı olan iki güldürücü kelime söylemiştir. Ebu Bekir R.anh bunu söylediği zaman suheyl’in kendisine karşılık vermeyeceğini biliyordu. Çünkü Ebu Bekir R.anh, cahiliyesinde suheyle çok iyilikte bulunmuştu. Bu sebepten dolayı Suheyl ona; “Eğer senin bana yardımın olmasaydı muhakkak ki sana karşılık verirdim” dedi. O halde sövüldüğü takdirde kafirlerin karşılık vermeyeceği bilindiği zaman onların ilahlarına sövmekte bir beis yoktur.

İkinci uygulama:

Nebi s.a.v, Âişe validemize Buhari’de geçtiği üzere şöyle demiştir:

“Ey Âişe! Eğer kavmin yeni müslüman olmuş olmasaydı, Be t’in yıkılmasını emrederdim de ondan çıkarılanı (Hicr’i) tekrar içeriye katardım, kapısını da yere yapıştırırdım; ayrıca ona biri Doğu, öteki de Batıya bakan iki kapı yapardım. Böylece onu ibrahim’in temeline ulaştır¬mış olurdum.”

Hadisin konuyla münasebeti; Kureyşliler selden sonra yıkılan Kâbe’yi tekrar bina etmek istediklerinde buna malları yetmemişti. Bundan dolayı Kâbe’ye ait olan suru (Hicri İsmail’i) Kâbe’ye dahil edememişlerdi. Yani Kâbe’yi tam olarak bitiremediler. Ve Kâbe’ye istediklerine izin verip istediklerini engellemek için yerden oldukça yüksek bir kapı yaptılar. Sadece eşraftan insanlar girsin diye onun girişini yerle aynı seviyede yapmadılar.

Rasûlullâh s.a.v Kâbe’yi İbrahim aleyhi Selâm’ın inşa ettiği temellere ulaştırmayı ve ona yerle aynı seviyede olan bir kapı yapmayı, böylelikle sadece eşrafın değil Kâbe’ye girmek isteyen herkesin girmesini sağlamayı ve suru (Hicri İsmail’i) Kâbe’den saymaya yönelik duyduğu isteğini açıkladı.

Taviz fakihleri, Rasûlullâh s.a.v burada Kâbe’nin yıkımı Kureyş’i fitneye düşürmesin diye taviz verdi demişlerdir.

Kardeşler burada gerçekten çok önemli bir mesele var; Kâbe’yi yıkmak ve onu güzel olan şeylere döndürmek Rasûlullâh s.a.v’e vacip kılınmış bir iş değildi. Bilakis bu iş arzulanan ve müstehab olan bir işti.

İbni Teymiye Rahimehullâh dedi ki: “Eğer Nebi s.a.v vasıflandırdığı hal üzere olan bu değişiklikler vacip olsaydı bunu terk etmezdi.”

Eğer bu imâri değişiklikler Mustafa s.a.v’e vacip olsaydı bunu terk etmezdi. Böylelikle bunun caiz bir iş olduğu bilindi. Yani Nebi s.a.v için bu değişiklikleri yapması caizdi ve bu değişiklikler daha doğru, tercih edilen ve daha güzel olandı; eğer Kureyş küfürden yeni çıkıp İslâm’a yeni giren bir kavim olmasaydı. Tabi Nebi s.a.v Mekke’yi fethetmiş, putların hepsini kırmış bir de üstüne Kâbe’yi de yıksa müşrikler; “Bu adam Allâh’ı da tazim etmiyor, Allâh’ı tazim ettiğini iddia eden bu adam Allâh’ın Evini yıkıyor” diyeceklerdi. Tabi Rasûlullâh s.a.v Kâbe’yi yıkmakla daha güzel bir şekilde bina etmeyi kast ediyor. İşte böyle bir fitne olmasın diye, Kureyş’te kötü zanna sebep vermemek için ve İslâm’a girmelerinden sonra topukları üzere gerisin geriye dönüp irtidat etmesinler diye güzel olan, müstehab olan ve daha doğru olan bu işi daha büyük bir fitneyi def etmek için terk etti.

Fakat insanların görüşleri ya da Kureyş’in Dine yeni girmiş olmaları Rasûlullâh s.a.v’i Mekke’ye girer girmez putları kırmaktan alıkoymadı. Bilakis Rasûlullâh s.a.v Mekke’ye girdiği anda Kureyş’in putlarının hepsini kırmıştır. Rasûlullâh s.a.v vacip olan bir şeyden taviz vermemiştir. O (s.a.v), Şer’i olarak daha büyük bir fitneye düşmemek için müstehab olanı terk etmiştir.

Amelî olarak bu kaidenin güncel bir uygulamasına örnek vermek gerekirse; mesela sen bir Mescide girdin ya da Mescidlerden birinde imamlık yapıyorsun ve sen Besmelenin gizliden getirilmesini daha doğru görüyorsun. Tabi bu fukaha arasında haramlığı üzerine ihtilaf edilmiş bir mesele değil. Hiç kimse, namazda Besmeleyi gizliden getirmek ya da açıktan getirmek namazı bozar dememiştir. Fakat bazıları sünnete daha yakın, daha doğru olan Besmeleyi gizliden getirmektir derken, bazıları da açıktan getirmek daha doğrudur demiştir. Tabi sen Mescidde imamsın ve cemaatten insanlar Besmelenin açıktan getirilmesinde ısrar ediyorlar. Cahiller ve eğer imam Besmeleyi açıktan getirmezse namazı da namazları da batıl olacak sanıyorlar. İşte böylesi bir halde ‘Taviz vermek yoktur, Mescidde namaz kılan kimse kalmasa bile ben Besmeleyi gizliden çekeceğim çünkü o daha doğru, Sünnete daha yakın ve daha güzel’ mi diyeceksin? Tabi ki hayır. İşte böylesi bir halde Besmeleyi açıktan çekersin ve sana daha sevimli, daha güzel ve daha tam olan şeyi terk edip, meşru olup haram olmayan bir şeyi, mefsedeyi def edebilmek için yaparsın -ki o mefsede de insanları Mescidden kaçırmaktır.

Üçüncü örnek ise Buhari’nin rivayet ettiği bir Hadiste Rasûlullâh s.a.v Mesciddeyken, bedevi Mescide girer ve Mescidin bir tarafına küçük tuvaletini yapar. Sahabe ona doğru harekete geçerken Rasûlullâh s.a.v onları bu işten nehyeder. “Onu serbest bırakınız” der. Sonra Rasûlullâh s.a.v adamı çağırır ve ona öğretir ve Sahabeye de necis olan yere necaseti gidermek için bir kova su dökmelerini emreder.

Bu Hadiste konumuzla alakalı olan kısım nedir? Temiz olan mekana, Allâh’ın Evlerinden bir eve necaset yapmak çok büyük bir mefsededir. Lakin Rasûlullâh s.a.v daha büyük bir mefsede gördü. Eğer Sahabe o adamı çekiştirseydi adam korkacaktı ve necaset bu sefer değişik mekanlara yayılacaktı. Belki adam kendi bedenini kirletecekti ya da tuvaletini tuttuğundan dolayı kendisinde bir hastalık oluşacaktı ve bu adam İslâm’dan kaçacaktı. İslâm’ı şiddet içeren bir Din sanacaktı. Rasûlullâh s.a.v bu mefsedeyi ıslah açısından değerlendirdi ve bir kova su dökmekle ıslah etti. Rasûlullâh asıl mefsedeyi -ki bu; adamın korkutulması, necasetin yaygınlaşmaması, elbisenin kirlenmesi ya da adamın bedeninin zarar görmesi- daha küçük bir mefsede olan Mescidin bir kenarının kirletilmesini ve sonra bir kova su dökmeyle temizlenmesini kabul ederek def etmiş oldu.

Elbette kardeşler bu misallerden delil edinmeler kendimden değildir. Bu istidlaller İbni Hacer’in, Sanani ve İbni Dakik El Ayd’ın çıkarımlarıdır. Onlar da aynı durumlarda faydalı olan şeyleri cezbedip zararlı olanları def etme kaidesini kullanmışlardır.

Dördüncü uygulama:

Müslim’in rivayet ettiği sahih bir Hadiste Rasûlullâh s.a.v şöyle buyurmaktadır; “Birinizin akşam yemeği konulmuş, namaz vakti de girmiş olursa, akşam yemeğiyle işe başlasın. Yemeği bitirmedikçe de sakın acele etmesin”

Burada iki tane maslahat var; imamla birlikte namazın iftitah tekbirine yetişme maslahatı ki bu çok büyük bir maslahattır. İkinci maslahat ise senin namazını yemeği düşünmeksizin huşu içerisinde kılmandır. Yeterli miktarda ye ve böylelikle zihnini namaz için boşaltmış olursun.

Rasûlullâh s.a.v bu durumda bize maslahatı düşük olanı yani imama iftitah tekbiri sırasında yetişmeyi terk etmeyi, daha büyük bir maslahatı yerine getirebilmek için emretti. O da namazda kalbin uyanık olması ve zihnin huşu duyması maslahatıdır.

Beşinci uygulama:

Üzerinde ittifak edilen bir Hadiste Rasûlullâh s.a.v şöyle buyurmaktadır; “Ey Sad bana başkası daha sevimli olduğu halde ben bu malı Allah’ın kendisini ateşe atmasından korktuğum bir adama vereceğim.” Nebi s.a.v, etrafında Ashabı varken kalbi İslâm’a ısındırılacak olan, kalbinde hastalık bulunanlar, küfürden yeni çıkıp Müslüman olanlar Rasûlullâh’a gelirlerdi ve Nebi s.a.v bu imanı zayıf insanlara ya da muellefeti kulubtan imanı henüz hiç olmayanlara ikramda ve mal vermekte çok cömert davranırdı da kendi Ashabının önde gelenlerine vermezdi.

Tabi burada arzu edilen maslahat o insanın kalbini kazanmak ve onun bu zayıf imanıyla ya da iman etmeksizin ölüp Allâh’ın onu yüz üstü ateşe atmasından korkmak.

Bir diğer maslahat ise hak sahibi olan Ashabından birisine ikramda bulunup ona bolca vermesidir. Lakin Rasûlullâh s.a.v daha büyük bir maslahatın gerçekleşmesi için maslahatı az olanı bırakmıştır. O da bu zayıf imanlı kişinin Cennete girmesine sebep olma maslahatıdır.

Kardeşler mesele şu iki halden birisidir; Rasûlullâh s.a.v ya zekat mallarından vermektedir ve bu onun hakkıdır, çünkü kendisine zekat verilen yedi zümreden birisi de kalbi İslâm’a ısındırılacaklardır. Ya da Rasûlullâh s.a.v kendi malından sadaka olarak hibe etmiştir. Bu halde Rasûlullâh s.a.v yasaklanan bir iş işlememiştir. O istediğine verir isediğine de vermez.

Değerli kardeşler son örnek ise Sahabeden Ebu Zer R.anh’ın örneğidir. Ebu Zer şiddetli zühd hayatıyla bilinmekteydi. Yani bu adam zekatını verse bile malını biriktirmesinde sıkıntı görürdü. Sahabenin geneli ise bunun hilafınadır. Hatta onların görüşüne göre malın zekatını verdikten sonra binlerce kilo altın biriktirmiş olsan senin için bir sıkıtı yoktur. Buna rağmen Ebu Zer R.anh kendi görüşünde ısrar etti.

Bu kıssa Buhari’nin sahihinde şöyle geçmektedir:

Ebu Zer R.a. bu konuda Muaviye r.a Şam Emiri iken ihtilaf etti. Tabi Muaviye ra. bu değerli Sahabe için ne hapis ne tehdid ne darp düşünmüyordu. Velakin bu konuda onu Müminlerin Emiri Osman ibni Afvan’a şikayet etti. Yani Ebu Zer bu konuyu insanlar arasında yayıyor ve insanların fırkalaşmasına sebep oluyor dedi. Muaviye Osman’a yazdı, Osman’da Ebu Zer’in gelmesi için ona yazdı ve onu Medine’ye çağırdı. İnsanlar arasında ayrılık oluyordu; bazısı Muaviye’yi bazısı Ebu Zer’i kınıyordu. Ebu Zer bu meselenin fitneye yol açacağını hissetti ve bu durumu Osman’a R.a. anlattı. Yani bu Ebu Zer’in yanında emanetti ve dedi ki “Medine’ye geldiğimde insanlar yanımda toplandılar ve Medine’ye gelme sebebimi sordular.” Osman R.a. Ona dedi ki; “Eğer istersen Medine’den biraz uzaklaş ama çok da uzağa gitme.” Yani Ya Ebu Zer, eğer Medine’ye ve Rasûlullâh Ashabına yakın olmak istersen kal ama Medine’nin biraz dışına yerleş. Yani şehrin çıkışına. Ebu Zer uzaklaştı ve ismi Rabze olan şehrin dışında olan bir mıntıkayı tercih etti.

İbni Hacer El Askalani der ki; “Bu hadiste mefsedeyi def edebilmek için maslahat öne geçirilmiştir. Çünkü Ebu Zer’in Medine’de kalması çok büyük bir maslahattır. İlmi yaymadaki gayreti, Şer’i ilimleri yaymadaki gayreti, Hadisleri yaymadaki gayreti çoktur. Bununla birlikte Osman R.a. Ebu Zer’in mezhebindeki sert görüşü almasıyla oluşabilecek olası bir mefsedeyi def etmeyi tercih etti. Şüphesiz ki Ebu Zer sert mezhebiyle insanlardan ayrılıyordu ve insanların ona tabi olmasıyla birlikte Medine’de fırkalaşmanın hasıl olmasından korkuluyordu.

Değerli kardeşler sizlere Allâh için soruyorum; bu altı örnekte Rasûlullâh s.a.v taviz vermiş midir ya da Sahabe radıyAllâhu anhum vacip olan bir işte taviz vermişler midir? Hiç faydalı olan bir şeyi cezbedebilme adına haram olan bir şey işlemişler midir? Onlar taat içeren hiçbir işte taviz vermemişlerdir ve taviz adına harama düşmemişlerdir.

Taviz fakihleri size ne oluyor? Siz ki maslahat ve mefsede kaidesini delil edinerek -normal bir maslahatın terki için demiyorum- bilakis maslahatların en büyüğü Allâh Azze ve Celle’yi Tevhid etme ve selefin canını verdiği Allâh’ın Şeriatı ile hükmetme maslahatını terk ettiniz. Ve onlar en büyük mefsede olan Allâh’ın Kanunlarından başka kanunlarla hükmetmekten razı oldular. Dağlar kadar fark var. Söyleyeceğim söz budur. Kendim ve sizler için Allâh’tan mağfiret dilerim. Siz de O’ndan mağfiret dileyin. Şüphesiz ki O Ğafûr ve Rahîm’dir.

BU HABERLER DE VAR!

Ebu Katade el-Filistini: Medya ve Propaganda, Cihada Denktir

Ürdünlü ilim adamlarından Ebu Katade el Filistini, medya ve propagandanın önemine dair bir dizi açıklamalarda bulundu. …

Dr. İyad Kunaybi: “Türk Modeli ve Erdoğan Tecrübesi”

Kardeşlerim, bu konuşma; Erdoğan’ı seviyor muyum yoksa ondan nefret mi ediyorum diye görmek isteyen duygusal …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Selsebil Medya

Yeni içeriklere daha çabuk ulaşmak için Telegram kanalımızı takip edebilirsiniz.

KANALA KATIL
KAPAT